Aşk ve nefret ilişkisidir İstanbul'u özlemek

Köşe Yazarı: EMİNE KALYON AVCI   Eklenme Tarihi: 11 Eylül 2019, Çarşamba - 11:20   Okunma Sayısı: 14792

 

İstanbul'da doğmuş ve büyümüş biri olarak hep bir hayalim vardı bir çoğumuz gibi... Bir gün emekli olduğumda... Bir gün elime bir fırsat geçtiğinde yada bir gün belki başka bir iş için gideceğim bu şehirden diye başlayan cümleler ile hayaller kurar ve en başta trafiğinden sonra giderek kalabalıklaşmasından ve kalabalıklaşan insanların o kadar yakınlık içinde birbirini görmezlikten gelmesi,  hoşgörüsüzlük ve kabalaşmalarından dolayı  bir an önce kaçıp gitmek istersiniz...
Ve günün birinde en çok istediğiniz bu hayaliniz gerçek olur ve gideceğim artık bu keşmekeş şehirden diyerek içten içe sevinir ve bir parça olsun huzura sadeliğe ereceğimi düşünerek ''İstanbul sizin olsun ben gidiyorum'' diye sevinçle naralar atarsınız tüm bu olumsuzluklara...
Ayrılık vakti geldiğinde biraz heyecan ve merak vardır  ''Doğup büyüdüğüm şehirden başka bir  yerde nasıl yaşarım? diye,  bu soru zihninizi kurcalarken beyninizin diğer yanı ''  Ne var bunda sen her yerde yaşarsın hem yeni bir şehir yeni bir yaşamdır'' diyerek aklınızı çeler ve düşersiniz yola...
 Heyecanlı bir yolculuğun ardından yeni yaşayacağınız eve geldiğinizde farklı bir duygu kaplar içinizi, hem sevinç hem de korku aynı anda....  Evi yerleştirmeye başladığınızda elinize aldığınız her bir eşyanızla İstanbul'a gidersiniz her defasında... Konsolun üzerine koyduğunuz aile fertlerinin resimleri, duvara astığınız tablolar ve kıyı köşelere serpiştirdiğiniz küçük biblolar İstanbul'daki gibi  durmuyordur bu evde çünkü eşyalar yanınızda gelse bile anılarınız o şehre sinmiştir ve İstanbul'da kalmıştır adeta.... Çocukların, kardeşlerin, yeğenlerin, akrabaların, komşuların, arkadaşların  tüm anıların ile o şehirde kalmıştır ve uzaktırlar artık... İşte bu uzaklık hissini hissetmeye başladığınız andan itibaren özlersiniz her şeyi en çok da İstanbul'u... 
ilk bocalama ve afallamayı atlatıp evin bahçesinde küçük bir bahçe yapmaya koyulursunuz ne de olsa hayalimiz bu idi ve onca şeyi huzur ve sadelik için arkamızda bırakmadık mı?  İşte bu düşünce ile bahçenin bir köşesini kazıp biraz domates ve biber ekilir itina ve heyecanla ne de olsa toprağa yakınız artık ve kendi ektiğimiz bitkilerin büyüdüklerini izleyecektik. Bir kaç saksıya çilek ve yine bir kaç meyve fidanı... Hayallerimizin gerçek olması  için ilk adımlardı bunlar ve adım adım ilerliyorduk. Bahçede büyüyen çiçekleri diğer taraflara ekiyor ve her yerin çiçeklenmesini istiyordum. Her sabah uyandığımızda kahvaltıya oturmadan önce ilk yaptığımız şey bahçemizi gezmek ve büyüyen bitkilerimizle konuşmaktı.  Bir süre sonra fidelerimiz uzadı ve çiçeklendi,  çiçekler zaten sevgi ile alabildiğince coştu, bu bizim için tarif edilemez bir duygu idi. Bahçemizde olan bitkilerden olgunlaştıkça topluyor ve tadıyor ve de komşularımızla paylaşmaktan da mutluluk duyuyorduk. Mevsim yaz olduğu için havalar çok güzel ve evimize 200- 300 metre kadar uzakta olan denizi ise bize bonus gibiydi. Temmuz ve Ağustosta bile Ekim ayı gelmiş gibi esen poyrazı saymazsak her şey çok güzeldi. Sitemizde aynı bahçeyi kullandığımız evlerimizin arası 3, 5 metre olan komşularımız Zeynep hanım ve Mediha hanım ve de yolun karşı tarafında olan komşum Ayten hanım ve de değerli eşleri oraya taşındığımız ilk günden itibaren her konuda yanımızda oldular ve bize yalnız olmadığımızı hissettirdiler. Burada çok güzel bir dostluk ve arkadaşlık kurduk kısa sürede, hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim hayatlarımızın bir bölümünde bizlere dahil oldukları için ve bundan sonrada güzel dostluğumuz hep devam edecek. Yaz günlerimiz kah bahçemizde kah denizde geçerken bazı zamanlarda da vakit buldukça dostlarımızla birlikte vakit geçiriyor ve keyifli zamanlardan haz alıyorduk. 
her şey çok güzel giderken zaman zaman da içimi hüzün kaplıyordu, ne annem olmadan anneler gününün ne de ailemden uzakta bayramın tadı oluyordu. Bu günlerde kendime engel olmadığım şekilde ağlama nöbetlerim oluyor kendimi tutamıyordum.  İlk başlarda  kendime bile itiraf edemediğim özlem duygusu içimde giderek büyüyor ve beni içten içe hasta ediyordu. En son annemin sene-i devriyesinde onu anmak için okuduğum duam sırasında kendimle baş başa kaldığım anda iç hesaplaşmamı yapmış ve olan biteni aniden verdiğim başka bir şehirde yaşama kararımı ve ailemden tüm yaşanmışlıklarımdan uzaklaşmamın tüm bu özlemlere deyip değmeyeceğini kendi kendime sorar buldum...
Hani derler ya ''İnsan bir şeyin değerini kaybedince anlar'' diye işte bende bu şehre tutkuyla bağlı olduğumu ancak ondan ayrıldıktan sonra anladım...O trafiğine ve kalabalığına  isyan ettiğiniz ve lanet olsun diyerek kaçarcasına uzaklaştığınız şehir, artık burnunuzda tütüyordur. İstanbul'u böylesine özleyebileceğim hiç aklıma gelmemişti...Bana yaşattığı mutlulukları, hayal kırıklıklarını, şaşkınlıkları, sevinçleri, kaybettiğim canım babam, annem ve biricik kardeşimden  ötürü acılarımı, yine de hayat devam ediyor diyerek umutla sarıldığım canım evlatlarım, biricik kız kardeşim ve yeğenlerim ve ayrıca  içinde benim için özenle muhafaza ettiği tüm sevdiklerim ile bir şehri ilk kez böylesine özlüyordum. Zaman zaman hayat denilen oyunun  zalim girdabında boğulurken düştüğüm umutsuzluklarıma, onca kalabalığında sığdıramadığım ve kaybettiklerime, Ağustos sıcağında  buz kestiğim yalnızlıklarıma rağmen sınırlarında olabilmeyi istiyorum bu şehrin. Çarşıda gezerken 34 plakalı bir araç gördüğünüzde sanki sizin yakınınız gibi sevindiğiniz, sokaklarında gezerken bir köşesini İstanbul'a benzetmek ve anılara dalmak, sahilde denize bakarken kendimi boğazda hayal edip, vapurda simit attığım martıları bile özler oldum. 
İ
çimde saklamaya çalıştığım özlemimden dolayı bazen melankolik bir hal alır ve alınganlaşır bazen de hafiften hastalanır sonra ufak bir soğuk algınlığı deyip geçiştirdim ama değil, soğuk algınlığı değil,  hem öyle Ağustos'un ortasında ne üşütmesi bu?...
Son zamanlarda düşüncemde öyle sorular vardı ki, cevabını ne kadar kendimde arasam da, hepsi sende saklıydı. Zaman zaman acılarım, hüzünlerim oldu ama buna karşın öyle mutluluklarım oldu ki sokaklarında, semtlerinde, hepsi senin eserin imiş.  Bazen olanlara kızdım, bazen isyan ettim ama yine de çıkıp yollarında deliler gibi yürürken gözyaşlarımla karıştı senin yağmurların. Büyüsem bile korktuğum gök gürültüsüyle uykularımı bölen,   huzur veren mehtabıyla ruhumu aydınlatan,sevdiğim insanlarıyla içimi ısıtan koca şehir...Neden sana bu kadar kızarken seni özlüyorum? Yoksa içinde doğan insanları sahiplenip  ruhumdan varlığına mı kelepçeledin beni? Yoksa senden uzaklaşıp sonra da  bu  cevapları sende ararken mi yanılıyorum? Cevap çok kısa ve kendimde.....
Düpe düz özlem bu, doğduğum ve yaşadığım şehre özlem, evlatlarıma aileme tüm sevdiklerime özlem.... 

Ey güzel İstanbul, senin sınırlarından uzakta ben en çok seni özlüyorum ve artık sabahları denizinin kıyısına oturup uykusuzluğumu dalgalarına bırakıp seninle paylaşmayı özledim  ve de içim bunaldığında yürümek için çıktığım sokaklarında  beni çağıran  kedinin arkadaşlığına  eşlik edip çimenlerine  oturup seni seyretmeyi özledim... Üsküdar Sahilinde ailesi ile birlikte hafta sonunun keyfini çıkaran  küçük bir çocuğun uçan balonunu gökyüzüne hediye etmesinden sonra, dolan göz bebeklerine takılıp çocukluğuma dönmeyi özledim...
İ
stanbul ki canım evlatlarımı, biricik kardeşimi, sevgili yeğenlerimi, canım kuzenlerimi, ve değerli arkadaşlarımı, boğazı, baharların en güzeli ikinci baharımı içinde yaşatan şehir ve tüm özlemimin bir bütünü olarak şimdi çok uzakta... Sen anlamadan öylesine içine siner ki bu şehir, içinde yaşarken lanet ettiğin bir çok şeyi özletir sana, burnunun direkleri sızlaya sızlaya anarsın o kızdığın şehri ve  bir gideyim tüm kaprislerini çekeceğim dersin...  
İ
stanbul'u yaşamak, onu anlamak demektir aslında, her türlü sıkıntısına rağmen ona katlanmak, hayal kurup onlarca kez gideceğim deyip her defasında ertelemek ama sonunda yeter deyip gidişlerimizde hemencecik özleyivermektir.   Oysa  İstanbul'u  İstanbul'dayken her an yaşayamazsınız, her gece dışarıda ya da her an bir başka güzel yerinde olamazsınız. Belki aylarca evinizden dışarı bir adım atmazsınız ama bilirsiniz ki o şehr-i İstanbul hep oradadır hemen ulaşacağınız yakınlıkta sanki evinizin duvarlarının hemen dışında. İşte bu kadar içinde olmak mı? bazen bunaltır insanı yoksa ayrı kalmak mı? getirir aklımızı başımıza bilemedim ben...  Yakınında hatta ta içinde olduğumuz ve umursamadığımız bu şehire, uzağındayken istediğimiz an ulaşamayacağımzı bilmektir bu özlemi kanamalı hale getiren. 
İ
stanbul'u özlemek, ilk defa İstanbul'dan başka bir yerde yaşayabileceğini sanan bir insanın yanıldığını anladığı günden itibaren artan bir şeklide hissedebilecegi duygudur. Bu his öyle bir hal alır ki kişinin başka hiçbir şehirde gerçek mutluluğa ve huzura erişemeyeceğini anlaması, İstanbul dışındaki hiçbir şehre alışamamasının nedeni gününün çoğunu İstanbul'u düşünerek boğazla, Kızkulesiyle, Beyoğluyla, Eminönüyle, Galatayla, İstiklalle, denizle ilgili Orhan Veli, Sunay Akın misali şiirler yazdırtan histir.
 Ey İstanbul, duydum ki  günlerdir yağmurun durmuyormuş  
Yokluğuma ağlayıp da sıkma ruhunu dostlarımın
 Tamam  sana söz döneceğim
Artık bulandırma suyunu boğazın..

İ
stanbul'u özlemek, İstanbul'da yaşamanın ne kadar özel bir duygu olduğunu insana hatırlatıverir ondan ayrı kaldığınız anda. İlk başlarda hayalinizi gerçekleştirmenin soyut mutluluğunu yaşarken her şey toz pembe görünür gözünüze hatta onu aldatırcasına ve onca güzel anıyı unuturcasına ve acımasızca  "ben istanbul'u hiç özlemedim" çıkıverir ağzınızdan ve bir pişmanlık kaplar birden içinizi hani bir sözü ettiğinizde söz ağızdan çıkmış ve de kırmışsınızdır ya bir kere arkadaşınızı işte onun gibi.. İşte bu seferde o sözle sayısız anınız olan İstanbul'u kırmışsınızıdr üstelikde o sizin arkanızdan göz yaşı dökerken duyarsınız günlerce yağmuru dinmiyordur İstanbul'un düşünürsünüz arkamdan ağlayan şehir, seni nasıl  bu kadar kolay terkedebildim.... İtiraflar böyle başlar... Sonra "ailemi, evlatlarımı ve arkadaşlarımı özledim sadece" diye devam eder... Sonra bir gün melankolik halini fark eden bir arkadaşın sorar:  "seni iyi görmüyorum nasılsın?"
Geçiştirirsin bu soruyu,  kendine bile itiraf edemediğin özlemini nasıl olacak da paylaşacaksın arkadaşınla... 
Biraz sessizliğin ardından buğulanan gözlerini saklamaya çalıştığını fark eden arkadaşının "nasılsın diye sormuştum? cevap alamadım" diye tekrarladığı soruya şu karşılık verilir:
"Ben karmakarışığım ondan atlamışımdır sorunu. Buraya bir çok İstanbullunun kurduğu hayalle geldim ama sanki burası ait  olduğum ve yaşlanacağım şehir değil ve bu evde benim evim değil. Geceleri uyuyamıyorum, zar zor uyuduğumda da tuhaf rüyalar görüyorum. Gündüz duyduğum özlemden olsa gerek geceleri ailemin ve kardeşlerimin çocuklarımın yanında oluyorum. İstanbul'daki evimizin ve diğer tüm yakınlarımın evlerinin hemen yakınımızda olduğunu filan görüyorum. Bazen deniz kenarında otururken arayanlara, "denizin ortasında vapurda martılara simit atıyorum'' diyesim geliyor.  
Bu özlemi içimde saklayarak  beni üzüp hasta etmesine müsaade etmeyeceğim itiraf edip kurtulmakta fayda var. Bu öyle alelade bir şehir değil Şehirlerin Sultanı İstanbul! Bırak ondan ayrı kalmak özlememek olur mu hiç ... Hani sevgiliye hem kızar  hem de vazgeçemezsiniz ya o misal işte...   Kısaca aşk ve nefret ilişkisidir İstanbul'u özlemek.

 

reklam

MOBİL UYGULAMAMIZ

HABER ARŞİVİ


Yeşim Demir'le Rüya Yorumu


KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam